|
Cevap: Anne dışarıda alış-verişteydi. İki buçuk yaşındaki bebeğe babası göz kulak oluyordu. Aslında bu pek de zor bir şey değildi. Yavrucak halının üzerinde 'çay seti' oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okuyor, ara sıra da bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla ikram ettiği suları çay niyetine içerek oyuna iştirak ediyordu.
Derken anne eve geldi. Baba, anneye sus işareti yapıp, bebeği izlemesini istedi. Bu çok şirin hareketini annenin de görmesini istiyordu.
Anne, bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp, biraz sonra içi su dolu olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çaymış gibi içmesini seyretti.
Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslendi:
"Uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi tatlım ?"
Hikayeyi izledin mi? Baba çocukla ilgilenmesine rağmen henüz anne kadar onu tanımıyor. Ve anne çocuğunun attığı her adımının farkında, onunla bütün bir anı paylaşabiliyor. Baba ise sadece belli zamanlarda onu görüyor ve ilgileniyor. Arada çok büyük bir fark vardır.
Ve sen flört döneminde her şeyin çok daha farklı olduğunu, evlendikten sonra bu heyecanın bittiğini, yaşamın monotonlaştığını ifade ediyorsun. Bu konuda tek muzdarip olan sen değilsin, neredeyse evli çiftlerin büyük bir bölümü aynı acıyı yaşamakta, peki değişen nedir?
Aslında bakış açından başka değişen bir şey yoktur, sadece sizin göremedikleriniz ortaya çıkmıştır, artık daha önce göremediklerinizi görmeye başladınız. Bunu daha önce görebilirdiniz; fakat flört döneminde insanın gözü kördür, ayakları yerden kesilir ve büyülü bir masalın içinde hissedersin kendini. Pikniklere gidilir, el ele tutuşup sahilde yürüyüş yaparsınız, barlara gidilir, sinemaya- tiyatrolara gidilir, alış veriş merkezleri gezilir, cafelerde keyifler yapılır.
Bunlar senin gördüklerindir, ya göremediklerin?
Sonra ne olur?
Flört ettin ve sonra ne oldu? Akşam olunca herkes evine döndü. Sen evindesin ve sevgilin de kendi evinde. Her şey çok güzel işliyor, büyü devam ediyor. Fakat bu yaşamın bütünü müdür?
Bu evlenmeden önceki evredir ve bu bütünün sadece bir parçasıdır. Sen yaşamın sadece bir parçasına tutunuyorsun, sorunlar burada başlar. Aradığın her şey merkezdedir, bütünün içindedir, ancak sen hiçbir yerde yoksun? Sen büyünün içindesin ve büyü varsa sen uykudasındır. O yüzeyde harika bir duygu gibi gözükse de içinde farkındalık yoktur. Buna dikkat et!
Ve sonra evlenirsin, bütünü yavaş yavaş idrak etmeye başlarsın.
Önceki yarı ile sonraki yarı arasında farklar çıkmaya başlar, artık evliliğin getirdiği sorumluluklar vardır, artık ödemeler vardır, artık çocuk doğar ve sen bölünmeye başlarsın. Evlenmeden önce o büyünün içinde BİZ olarak devam ediyordunuz, sen ve o diye bir ayrım yoktu ve evlendikten sonra sen ve o diye ayrım gerçekleşir.
Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım. Bu ay faturayı ben ödedim sen elini hiçbir şeye uzatmadın. Çocuğa dersini ben yaptırdım, sen yan gelip yattın. Ve bu büyür gider. Artık birbirinize katlanamaz hale gelirsiniz.
Değişen ne oldu?
Soruyu soran sendin ve ben cevabını senin içinde gizlenmiş köşeden çıkartarak daha görülür bir hale getirdim. Şimdi cevabı gözlerinin önünde duruyor, onu görüyor musun?
“Evlilik aşkı gerçekten öldürüyor mu?” sorusunun içinde sıkışıp kalmışsın. Sorunun içinde ne işin var? Onun dışına çıkarsan cevabını göreceksin, o halde orada ne işin var?
Öncelikle anlaman gereken, senin aşk dediğin gerçek bir aşk değil, o sadece bir duygu. Bu bir hoşlanma, keyif alma, geçici bir mutluluk duygusu; ancak o aşk değil. Ve bu söz ettiğin aşk uçup gidecektir. Tıpkı diğer duygular gibi. Öfken gibi, mutluluğun gibi, mutsuzluğun gibi, stres gibi… O gidecektir, seni terk edecektir ve sonra tekrar sana dönecektir. Tıpkı diğer duygular gibi. Senin sözüne ettiğin aşk bir duygu ve o zamanın içinde doğarak tekrar kaybolacaktır.
Şayet bana aşkı soruyorsan, o senin varlığındır, o senin merkezindir, o senin derinliğindeki tatlımsı sıcaklıktır. O hiçbir yere gitmez, o kimseden ilgi ve şefkat beklemez, o tek başına da olsa huzurludur, neşelidir, coşkuludur. O bir çiçek fidesidir ve başkası için değil kendi içsel huzuru için çiçekler verir. O kimseye bağlı ve bağımlı değildir. Onu bir kez keşfettiğinde gözlerin ışık saçmaya başlar, hayat başka bir boyutta şekillenir. Onunla bir kez kucaklaştığında baktığın her yerde aşk görürsün, sen artık aşkın kendisi olmuşsundur ve benim tüm dileğim insanlığın aşka dönüşmesinden yanadır.
Sana diyorum ki; Ne bir seven ol ne de sevilen sadece sevgi ol en derinden.
Beni anlıyor musun?
Senin sözüne ettiğin aşkı öldürmeye gerek yok, o evlilik olmadan da boyut değiştirecektir, o başkasını ziyaret edecektir, o zihin değiştirecektir. O yüzden senin aşkını öldüren sadece evlilik değildir!
Ve ben senin güzelleşmeni istiyorum, senin güzelleşmen için kimsenin desteğine, sevgisine, cevaplarına ihtiyacın yoktur. Senin varlığın Yaradanın evidir ve orası en güzel yerdir, orası cennettir.
Artık cennetine dön, orada mutlak huzur bulacaksın ve eşin de bu huzurdan nasibini alarak dönüşmeye başlayacaktır. Unutma, biz bu dünyaya kimsenin hayatını değiştirmeye yahut kimseyi mutlu etmeye gelmedik. Biz dönüşerek mutlu olduğumuz da tüm dünya zaten mutluluğa dönüşecektir. Fakat tüm dünya mutlu olsun diye niyet ederek, böyle bir koşul yaratarak kendi içsel mutluluğuna ulaşmaya çalışma. O zaman bu bir beklenti, bu bir koşul içerecektir. Ben koşulsuzca kendi varlığına, mutluluğa dönüşmenden söz ediyorum.
Hadi şimdi git ve koşulsuzca, kimsenin mutluluğa dönüşmesini beklemeden sen mutluluğa dönüş.
UK- Uğur Koşar'ın Tanrı'nın Rüyası isimli kitabından alıntıdır.
|